ev

bulaşık, çamaşır, yüzey (cam, halı, yer, fayans, küvet, vs.) temizleyiciler, lavabo açıcılar, tuvalet temizleyiciler, mobilya bakımı…

kişisel bakım

nemlendiriciler, temizleyiciler, maskeler, banyo ürünleri, tıraş ürünleri, deodoran, ağız bakımı, güneş koruması…

anne-çocuk

hamilelik, bebek banyo ürünleri, alt bakımı

gıda ve sağlık

doğal beslenme ve doktorculuk…

hobi

sanat, marangozluk, bahçe, böceksavarlar, evcil hayvan bakımı…

Ana Sayfa» etkinlik

Adana-Mersin Türeticiler için Ekolojik Yaşama Giriş Eğitimi

| Ocak 14, 2014Yorum Yok | 2.307 görüntüleme

Haftasonu turnedeydik. Daha önce İstanbul‘da ve Çanakkale‘de yaptığımız EkoKadın eğitimini bu defa erkekleri de içerecek şekilde düzenleyip, Adana ve Mersin’e bölerek tekrarladık. Yani bu sefer hem EkoAdamlar da vardı, hem de şehirlerarası misafircilik oynadık. Program burada.

Eğitimi, Buğday Derneği ile Mersin Ekolog (Ekolojik Yaşam Girişimcileri ve Gönüllüleri) Derneği ortaklaşa düzenledi. İlk gün, Adana TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası’nda, ikinci günse Mersin’in Buluklu köyünde, Buluklu İlköğretim Okulu’ndaydık. Adatepe‘de kışlık erzak hazırlığı sırasında tanıştığım, Adana’da yerleşik sevgili arkadaşlarımız Sema ve Serdar İskit’in hem organizasyonda çok emeği geçti, hem hastalık ve sağlık konulu sunumlarıyla programı zenginleştirdiler, hem de bizi evlerinde misafir ettiler. Bu işe soyunurken, bize doktorluk da yapmak zorunda kalacaklarını bilmiyorlardı tabii. Biri öksüren, biri ateşli, biri de uçaktan tek kulağı sağır inmiş üç kadına gerek bitki çayı ve battaniye gerekse Doğu ve Batı tıbbından muhtelif ilaçlar sundular. Serdar’ın babasının şahane yemeklerini de unutmayalım!

gunesin-mercan-oyaFoto: Alper Tolga Akkuş Ayşe Sakallı
Güneşin Aydemir, Mercan Uluengin, Oya Ayman

Konu başlıkları, İstanbul ve Çanakkale programlarıyla aynı olduğu için kabaca özetleyeceğim.

Tanışma toplantısında görüldü ki, öğretmeninden hekimine, sivil toplumcusundan gazetecisine, belediyecisinden ziraatçisine, ev hanımından çiftçisine çeşitli mesleklerden, çeşitli dernek ve kurumlardan, çeşitli şehirlerden, kadın-erkek, genç-yaşlı, küçücük ama inanılmaz çeşitli bir grup insancıktık. Kentlerin, mesleklerin, eskiyle yeninin, köylüyle kentlinin, kurumların, derneklerin kardeşliğinden ve bir arada yaşamanın kıymetinden söz edildi.

adana-mersin-grupFoto: Ahmet Şahin

Konu başlığı ne olursa olsun, her sunumda tekrarlanan fikir, tokgönüllülük, kanaatkârlık, kısacası gönüllü sadelikti diyebilirim. İhtiyaç sandığımız şeylerin ne kadarının gerçekten ihtiyaç olduğu, bunları karşılamaya çalışırken nasıl başka canlıların rızkını yediğimiz, insanoğluna özgü üstünlük yanılgısı, kibir, doğaya hükmetme arzusu ve ihtiyacından fazlasını saklama eğilimi sık sık masaya yatırılan konular arasındaydı. Bereket kavramının yerini verimliliğin aldığı; bereketin sürdürülebilirlik, verimliliğinse yetinmemek demek olduğu konuşuldu.

Güneşin’in verdiği bal örneği, kendini en “ekolojik” olarak tanımlayanların bile damarına bastı: Bal arısının görevi bitkileri döllemek, bizim için bal üretmek değil. Arı, balı kendisine yetecek kadar üretiyor; bizse “Sen onu bana ver, al bu şekerli suyu iç,” diyoruz. Arılar olmadan yaşamımızı sürdüremeyeceğimizin hepimiz farkında mıyız? “Bal almak diye bir şey yoktur, bal çalmak vardır. O bal, arıya aittir,” dedi Güneşin. Sözcüklere meraklı biri olarak, bu kısım benim beynime fena nakşoldu. Katılımcılar arasındaysa ufak çaplı bir isyana neden oldu. Bir şeyden kendi rızamızla vazgeçmek söz konusu olduğunda nasıl da telaşlanıyoruz…

zehirsiz-ev

Herkesin “daha fazlasını” istediği, herkesin evinde bir odanın eksik olduğunu düşündüğü bu dünyada bugünkü gibi yaşamaya devam edebilmek için 4 dünyaya daha ihtiyacımız olduğu; nüfusun bir kısmı açlıktan kırılırken, dünya çapında üretilen gıdanın %28’inin çöpe gittiği (bu oran ABD’de %40’a çıkıyor diye biliyorum), İstanbul meyve-sebze haline giren 1000 kamyonun 250’sindeki ürünün telef olduğu hatırlatıldı. İstanbul Sapphire’deki 1000 metre karelik dairelerden, aynı alanda 40 farklı çeşit ürün yetiştirilebildiğinden, bir kişiye yıl boyu yetecek ürünün (tahıl hariç) 12 metre karede yetiştirilebildiğinden ve tabii insanın kendi yetiştirdiği şeyi israf edemediğinden söz edildi.

Uzun zamandır adını duyduğum ama ilk kez yolumu kesiştirebildiğim “Kompost Kraliçesi” Huriye Kara’yı size nasıl tarif edebileceğimi bilemiyorum. Organik çöpü çöp değil nimet olarak gören ve bu çöpü toprağa, gübreye dönüştüren solucanlara âşık bir kadın…

huriye-kompost

Düşünmeden çöpe attığınız onca meyve-sebze artığının, kahve telvesinin, kartonun aşağıdakine dönüşeceğini bilseniz siz de saygı duymaz mıydınız solucan hayvancıklarına?

kompost

Serdar’la Sema’nın sunumları, pek doktorlardan duymaya alışık olmadığımız bir bakış açısını yansıtıyordu. Serdar, beynimizin sol lobunun analizden, parçalamadan; sağ lobununsa sentezden, bütünleştirmeden sorumlu olduğunu ortaya koyarak girdi söze. Birinin doğaya (ve kadına) hükmetmek, savaşmak istediğini, evreni ve insanı makine olarak, nesne olarak gördüğünü; diğerininse bilgece, doğal düzeni anlamak ve doğayla uyum içinde yaşamak istediğini anlattı. “Hepimiz birbirimize bağlıyız,” dedi ve hem sol beyinciler hem de sağ beyinciler için kanıtlar sundu: Bir tarafta kuantum, sistem ve kaos teorileri; diğer tarafta sezgi, tasavvuf, doğu öğretileri. Descartes’ın “Düşünüyorum, o halde varım”ının zihinle madde (beden) arasındaki bölünmeyi başlattığını, artık Edgar Morin’in dediği gibi “Parçaların uzmanı, bütünün cahili” olduğumuzu söyledi.

Hastalık mesajdır, ihtardır, iyileşmek için bir fırsattır; sarı kartları (akut hastalıkları) görmezsen, kırmızı kart (kronik hastalık) gelir. Modern tıp sürdürülebilir değildir, çünkü dönüşümü, bütünlüğü göz önüne almadığı için kaynakları yetmez; paraya dönüşebilen bilgiye, performansa değer verir, ilaç endüstrisinin ve teknolojinin baskısı altındadır, koruyucu hekimliği değersizleştirmiştir. ABD’de yıllık kişi başı sağlık harcaması 7900 dolar, ortalama yaşam süresiyse 78 yılken, Küba’da kişi başı sağlık harcaması 70 dolar, ortalama yaşam süresiyse 76 yıl.

Ve bomba: “En sağlıklı ve akılcı olan, modern tıpla buluşma ihtimalimizi azaltmaktır.”

Bitirirken, birkaç kişisel anekdotu da aktarayım. İlk sabah tanışıp azıcık konuştuğum benim yaşlarda bir kadın (Merhaba Zeynep!) bir süre sonra yanıma gelip “Yok yok, yapacağım artık: Sizi beğenerek takip ediyorum,” dedi. Sonra ne zaman kendisiyle göz göze gelsek güldük, çaresiz. Bir de Tufan vardı (Merhaba Tufan!). Program bitip de Güneşin, Oya ve ben düğün sahibi gibi dizilmiş, insanlarla vedalaşırken elimi sıktı. Gülümseyerek “Çok naifsin. Kolay gelsin,” dedi. Malum, naif sözcüğü Türkçe’ye geçerken hafif anlam kaymasına uğramış. Bana “Saf ve salaksın” mı demek istedi, yoksa “saf ve temizsin” mi, bunu hâlâ bilemiyoruz 🙂 (Güncelleme: Tufan bu yazıyı okumuş ve üzülmüş. “Temiz düşünceli” ve “değerli” olduğumu kastettiğini söyledi.)

Son olarak, Buluklu İlköğretim Okulu’nun müdürü sayesinde keşfettiğim bir de sürprizim var size: Milli Eğitim Bakanlığı, Zehirsiz Ev’in içeriğini sakıncalı bularak okullardan erişimini engellemiş!

engellenmis-ze

Güncelleme (16.01.2014):
Ayşe Sakallı’nın eğitimle ilgili Mersin Expres gazetesindeki haberi burada; Alper Tolga Akkuş’un Yeşil Gazete’deki haberi ise burada.