ev

bulaşık, çamaşır, yüzey (cam, halı, yer, fayans, küvet, vs.) temizleyiciler, lavabo açıcılar, tuvalet temizleyiciler, mobilya bakımı…

kişisel bakım

nemlendiriciler, temizleyiciler, maskeler, banyo ürünleri, tıraş ürünleri, deodoran, ağız bakımı, güneş koruması…

anne-çocuk

hamilelik, bebek banyo ürünleri, alt bakımı

gıda ve sağlık

doğal beslenme ve doktorculuk…

hobi

sanat, marangozluk, bahçe, böceksavarlar, evcil hayvan bakımı…

Ana Sayfa» etkinlik

EkoKadın I

| Mart 11, 2013Yorum Yok | 2.347 görüntüleme

Bu haftasonu, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği‘nin Galata’daki Şifahane’de düzenlediği EkoKadın programına davetliydim.

“Üniversiteden beri de sunum yapmadık… Sunum denen şey nasıl yapılırdı? İnsan, üzerindeki 30 çift gözün önünde elini ayağını nereye koyuyordu?” gibi düşüncelerin tetiklediği yürek pırpırları bir yana, çok uzun süredir geçirdiğim en keyifli, en verimli iki gündü. Hiç bitmesin istedim.

Buğdaygilleri bu programı düzenlemeye iten düşünceler şunlardı: Doğanın, toprağın bilgisini taşıyan kadınların, geleneklerin aktarılmasında da çok önemli rolü vardır. Evlerimizi ve dolayısıyla dünyamızı “yuva” haline getiren, kadınlardır. Dolayısıyla kadınlar sadece üretimi değil, tüketimi de şekillendirirler. Kadınlar nasıl isterlerse dünya öyle bir yer olur!

Benim gördüğüm kadarıyla oradaki kadınların hiçbirinin “eğitilmeye”, ikna edilmeye ihtiyacı yoktu. Zaten EkoKadın’ın amacı da eğitim değil, benzer fikirlerdeki kadınları tanıştırmak, deneyimlerini paylaştırmak, birbirlerinden şu veya bu şekilde etkilenmelerini sağlamaktı.

ekokadin-web

Foto: Mine Eroğlu

 

EKOLOJİK YAŞAMIN TEMELLERİ

Programı, Buğdaygillerden Zehirsiz Ev’i ilk keşfeden, uzun süredir yazıştığım, ama ilk kez karşılaştığım sevgili Güneşin Aydemir açtı.

Güneşin, ekolojinin etimolojisinden işe başlayarak, ekonun Yunanca “ev” anlamına gelen oikostan geldiğini açıkladı. Loji kısmıysa “bilgi” demek, malum. Ekolojiyi, “Ev bilgisi ve farkındalığıyla yaşam” olarak tanımladı. (Buradaki evi tabii ki bina olarak değil, yuva olarak, habitat olarak düşünmek gerekiyor.)

Güneşin, toprak, su, hava ve ısının ilişkisiyle devam etti. İnsanın bunları malzeme olarak kullanarak üretim yapmaktan başka şansı olmadığından, ihtiyaçlar hiyerarşimizin en alt basamağından en üst basamağına kadar bunlara muhtaç olduğumuzdan bahsetti. Barınak, giyim, ısınma gibi temel ihtiyaçlardan, inşaat sektörüne, moda sektörüne kadar…

Zorunlu ve zorunsuz (bu sözcüğü uydurdum, evet) ihtiyaçlarımız için sınırlı kaynakları tüketeduralım, ülkelerin refah seviyesinin enerji tüketimleriyle ölçülmesinin bir çeşit oksimoron olduğuna kanaat getirildi.

 

SAKLAYICI KADIN

Sonra sazı sevgili Oya Ayman aldı. Daha doğrusu sazı değil, hikâye anlatıcılığını…

Oya, Ursula Le Guin’in bir öyküsünü anlattı masal anlatır gibi. Öyküdeki “Saklayıcı Kadın”, yaşadığı ufak topluluk adına saklaması gereken eşyaların bazılarını çok beğeniyor ve kendine engel olamayarak bu emanetleri alıp evine götürüyordu. Sonra da onca beğendiği şeyleri evinin tozlu köşelerinde unutup gidiyordu.

Oya, saklamak ve biriktirmek kavramları üzerinde durdu. Burada herkes biraz kendi annesinin evini hatırlayarak gülümsedi. Sonra doğa sporlarıyla ilgilenen bir arkadaşımız aynayı kendimize çevirerek o saf gülümsemeleri yüzümüzden sildi. Kendisini hep çok az eşyayla yaşayan bir insan sandığını, ama günlerden bir gün bu düşüncesinde ne kadar yanıldığını fark ettiğini söyledi. Ne zaman mı? Çadırlarda kamp yapmaya başlayıp bir sırt çantasının içine sığacak eşya ve sarf malzemesiyle bir hafta geçirmeyi öğrendiği zaman. “O zaman benim odam neden eşyayla dolup taşıyor?” diye sordu.

Saklamak ve biriktirmek için, fazladan üretmek gerekiyor. Bu da mülkiyet duygusunun güçlenmesine ve paylaşmayı unutmaya yol açıyor. (Burada ağustos böceğiyle karıncanın hikâyesini pek de sevgiyle anmadık.) Yoksulluk, sefalet, zenginlik kavramları birbirine geçmiş vaziyette. “Az gelişmiş” ülke vatandaşlarının “sefalet içinde” yaşadığını düşünüyoruz. Ama iki gün şehir suyumuz kesilse esas biz sefil oluyoruz.

“Rızık, saklamaya yönelik değildir; günlüktür,” dedi Oya ve de bugün bize imkânsız gelen buzdolapsız yaşamın pekâlâ mümkün olduğunu söyledi. Kendisi bunu 1 yıl boyunca tecrübe etmiş. Güneşin’inse halen Kazdağları’nda buzdolabı yok. Burada kaçınılmaz olarak Victor Ananias’ın “Teldolap” yazısı (Yaşam Dönüşümdür, sayfa 47, Doğan Kitap) anıldı.

İklim değişikliği, su ve toprak kirliliği, ormansızlaşma, topraksızlaşma, türlerin yok olması gibi pek çok sorunun temelinde bu güven ve sigortalama ihtiyacımızın olduğu konuşuldu. Oya, bugün dünya üzerindeki omurgalıların ağırlıkça %97’sinin insan ve evcil hayvanlar, %3’ününse yaban hayat olduğunu söyledi. Doğaya sahip olmadığımız, kaynaklarını ancak ve ancak ödünç alabileceğimiz ve emanet olarak kullanabileceğimiz söylendi.

Sonra pek çok kişinin “çevrecilik” zannettiği geri dönüşümün “kötünün iyisi” olduğu ve geri dönüşüm için de muazzam miktarda kaynak kullanıldığı vurgulandı. Oya 3R’yi hatırlattı: REduce, REuse, REcycle. (Satın almaktan, kullanmaktan) vazgeç… Vazgeçemiyorsan yeniden kullan… Yeniden kullanamıyorsan yeni bir şeye dönüştür (upcycle) veya geri dönüştür (recycle).

Daha programın ilk gününü özetlemeyi bile bitiremedim. Devamı yarın